26 Şubat 2014 Çarşamba

Kahve Hikayelerim #8 / Taze kahve

Bu hikayeyi yazan birinin Türk olmadığını düşünenler olabilir...

Ama  bir Türk  kadın yazdı bunu... yani ben :) 
Yine de "Türk" olmasını fazla önemsemez bu kadın , tıpkı bir Kürt'ün, Çerkez'in ya da Laz'ın önemsememesi gerektiği gibi...

Çünkü "dünya" denen bu bahçede,  kısacık oyalanma süremiz içinde, bunlarla uğraşarak vakit kaybetmektense bizzat alemin güzelliklerini keşfetme meyli gerek bizlere diye düşünür hep...

Herkesin kendi milletinden olanlarla takıldığı , kendi çöplüğünde hapis kaldığı bir dünya ne sıkıcı olurdu ki diye düşünür...

Düşünür de düşünür... :)

Sizi bir huzurevinin bahçesine götürüyorum şimdi...
Huzurevlerini sevmem...

Merak etmeyin hikaye sonunda  kahramanımızı da kurtarıcam ordan zaten :)  




25 Şubat 2014 Salı

"Bildiğin Gibi Değil"



Bir arkadaşım kilometrelerce öteden gönderdi bu kitabı...
Israrla okumamı istediğini söyledi...
Konuşurken  içeriğine dair verdiği ip uçları yüzünden ısrarla okumak istedim ben de...Kendisine tekrardan çok teşekkür ediyorum...

Rojin Canan Akın ve Funda Danışman adında iki araştırmacı yazarın 90'larda  Doğu'da çocukluğunu geçirmiş Kürt gençlerle yaptığı röportajlardan oluşuyor kitap. 

Biz Batılı Türklerin, sadece "medya" aracılığıyla bölgeden haberdar olduğumuz sancılı dönemlerde, bölge  içinde bizzat yaşamış ya da yaşamaya çalışmış  insanların  dilinden öğreniyorsunuz olup biteni...

Bir röportaj uslubu tercih edildiği için edebi bir anlatımdan söz edemiyoruz tabi ki... Bu arada küçük bir detay;  anlatımların içinde geçen "Allah" kelimelerinin ilk harflerinin  büyük harfle yazılması hassasiyetinin gösterilmemiş  olunması konusunda  yayın evine mi sitem etmeliyim ? Bilemiyorum... 

 Kitabı okurken , içimi yakıp geçen, gözyaşlarına vesile olan satırlar oldu... Bazı bölümlerde ise elimden bırakıp , kendime geldikten sonra devam etmek istediğim yerler... 
Hani bir söz vardır ; Kontrolsüz güç güç değildir ... diye. Bu söz döndü dolaştı durdu aklımda kitap boyunca. Dönemin "idare" anlayışı gereğince sivil halkın bu gerilimden aldığı payı, işte biz onu hep medyadan üstün körü dinleyip geçiyorduk da... İçinde yaşamak çok başka işte... Biraz empati yapınca çıldıracak gibi oluyorsunuz aslına bakarsanız... 
Bu konu Türkiye'nin belki de en yumuşak karnı.Mağdurlar , şehitler , savunulan temel hak ve özgürlükler , ötelemeler , psikolojik baskılar ... Ama her problemin Allah katında makbul bir çözümü vardır, yine O'nun kutsal adaleti gereğince... Ve o adaleti yeryüzünde uygulamayı tercih etmek yerine zulmü ve "kontrolsüz gücü" tercih edenler ilahi adaletin mahkemesine havale edilmek üzere problemlerini ertelemiş olurlar... O mahkemenin de çetin geçeceğinden bahsedilir ilahi kitapta... Bu herkes için geçerli ... "Sevgi" temeli üzerine yaratılan insan,bu yaratılışa muhalefetle , kalbinde sevgi yerine kin ya da nefretle hareket ediyorsa ilahi adalet bunun ne denli aptalca bir  yanlış olduğunu eninde sonunda kendisine gösterir... 
Diğer yandan daha da somut yaklaşmak gerekirse ; Bence Kürt kardeşlerimiz de kendi dilleriyle eğitim hakkına çoktan sahip olmuşlardı daha doğmadan önce. Kürt kardeşlerimiz de Kürtçe sevmeli ve Kürtçe rüyalar görmeliydiler evet...
Zenginliğimiz olurdu , övünç kaynağımız olurdu çok kıymetli doğu insanı...Ama biz kıymetli olduklarını hissettirmek bir yana... Dağlara gönderdik onları...
Güzel olurdu, yıllar yıllar öncesi böylesine  orantılı bir "idare" gücü kullanabilseydik eğer...
Dökülen bunca kan, bunca göz yaşı ve yıkılan bunca hayat , ya da yıkılmaya yüz tutmuş kırık dökük olanları... Hiç biri olmazdı belki... Kin ve nefretle bir yere varamayacağımızı , yollarda helak olup kalacağımızı çoğu kez tecrübe ettik zira...

Yine de bundan sonrası için hayal edilen tabloya benzer bir barış ortamını sağlamak sadece bir "hayal" değil...Kitabın en sonundaki bir röportajdan ufak bir alıntı bize aşılıyor bu ümidi :

"Ben açık söyleyeyim,hani Kürdistan var veya yok , çok umrumda değil.Yani öyle bir toprak parçası veya coğrafyası ,adının olması.Ama oradaki insan eğer kendi diliyle konuşabiliyorsa ,rahatça konuşabiliyorsa,kendi kültürünü geliştirebiliyorsa ,kendi şiirini kendi yazabiliyorsa , kendi diliyle rüyasını görebiliyorsa bu bana yeter........ Bu yüzden tekrar etmek istiyorum barışabilmeliyiz , affedebilmeliyiz..."

Herkesin "insan" paydasında birleşip yarınlara sadece barışı miras bıraktığı bir dünya hayaliyle...

Görüşmek üzere dostlar...


23 Şubat 2014 Pazar

Geceye dair...

Gece yarısına doğru...

Arkadaşımın evinin salonunda , müziğin sesi az kısık , yine İran'lı ozanın biri söylüyor birşeyler...

Salonun sarıya çalan avize ışığı altında elimde kitabım ,aklım okuduklarımın da etkisiyle yine bir seyyahlık hevesine dönmüş yüzünü...

Dünyada bir garip yolcu olduğumu düşünüp duruyorum deminden beri...Sadece bir valiz ve bir kaç parça eşya...

Başka hiç bir bağ yok , hiç bir bağlayıcı unsur ya da...

Belki yarın Mısır ' a gitmeye karar verebilirim ve valizimi alıp yollara düşebilirim.

Sonra piramitlerin dibinde, o hiç peşine düşmemiş olduğum hazineyi  bulabilirim...

Simyacı misali...

Sadece bir valiz ve bir kaç parça eşya...


21 Şubat 2014 Cuma

Serap'ın Kahvesi :)

Değişik şehirlerden değişik kültürden bir sürü insanın  kahve anısıyla oluşturduğumuz kutsal kahve şeysi kampanyamız hızla devam etmekte dostlar...

Ve bu noktada, yeni paylaşımların bizi fazlasıyla  memnun edeceğini de eklemeyi bir borç biliriz esasen...

Kahvelerinizi öylece sessizce içip geçtiğinizi mi söylüyorsunuz yoksa siz ?

Yapmayın bunu , bir fotosunu çekiverin , nerde kiminle ya da hangi yalnızlık hissiyle  içtiğinizi yazın, sonra da Bilge'ye mail atın...

Hadi üşenmeden yine mail adresimi vereyim , tembellik iyi bişey değildir dimi  :)

bilge.1978@hotmail.com

Kısa bir süre içinde Tazekahve'de yer alır kahveniz ve sanal alemde 40 yıllık bir hatrı inşa etmiş olursunuz böylece... :)

Sizler için özetlediğim kahve şeysi kampanyamıza,  bakın Serap hatun nasıl bir paylaşımla katılmış  :)


Birazdan içilecek  bu bol köpüklü kahve. Bazen güzel bir muhabbete,bazen sükuta,bazen yalnızlığa ve bazen de okunan güzel bir kitabın sayfalarından dökülen kelama şahitlik eder.Her halükarda bir paylaşılmışlık vardır bir fincan kahvede.Bu nedenledir ki kırk yıllık hatırı vardır içen üzerinde.
 Bir fincan kahvem,yanında çikolatam,bir de muhabbetimi ve muhabbetini paylaştığım hayat arkadaşım ee efem daha ne isterim Allah'tan :) 
Serap/16.02.2014/İstanbul 

Kendisiyle ilgili sınırlı bilgiler edinebildiğimiz Serap'a samimi paylaşımı için çok teşekkür ediyoruz.Çöl ortasındaki bir Serap olamazsın değil mi sen Serap , hayır sanırım gerçeksin :)
 Allah Efe ve sana  mutlu bir yaşamı daim kılsın diliyoruz  ve sonrasında da kahve konuklarının  en çok sevdiği hediye şarkı kısmına geçiyoruz :)


Son 24 saattir en çok dinlediğim şarkıyı hediye ediyorum sana Serap , iyi günlerde kullan ;)



Sanırım ortada bi' Şirin var ve şair O'nu çok seviyor... 

Görüşmek üzere ahali ;))

18 Şubat 2014 Salı

Hey Kleo... !

Hey Kleopatra !

Nedir sinirlerini bozan  şeyler kuzum ?  diye sorsa biri mesela ...

Neler neler anlatmazdım  ki ben O'na ...



  • Yeni aldığımız balın iki hafta içinde şekerlenmesi...
  • Güçlü sandığım birinin çok zayıf karakterli  çıkması...
  • Evden çıkarken, son anda, kıyafetime uygun renkte yüzüğümün olmadığını fark edişim...
  • Yazdığım hikayelerimin, aklıma hep gece yarısı gözümden uyku akarken hücum etmesi...
  • Eleştirmek için eleştiren insanlar...
  • Ve hiç eleştirmeden teslim olanlar...
  • Bilgisayar klavyemin içine kurabiye kırıntısı kaçması ya da susam tanesi filan...
  • Cep telefonuma kimliği belirsiz kişiler tarafından gönderilen övgü mesajları...
  • Başladığım kitabı kısa bi' süre içinde bitiremiyor olmak...
  • Saat 11 den önce arayıp telefonumu zır zır öttüren tüm insanlık... ! 
  • Pis birinin dokunduğu kapı koluna dokunmak zorunda kalmak...
  • Zamansız sürprizler...
  • Çok kabarık kekler yapan arkadaşlarım geldiğinde yaptığım keklerin hiç kabarmaması...
  • Kafamı karıştırmaya çalışan insanlar ve onların tezleri , hipotezleri , öneri(!)leri...
  • Daha buna benzer bir sürü insan, iş , oluş , olay...

Neyse ya, üzülme Kleopatra ! ben sana bi' süt banyosu hazırlarım hemen  dur ... dese aynı kişi sonra...tabi  yine mesela... 

Hoş olmaz mıydı ? 

Bu yayının şarkısı da  şudur dostlar , çünkü Cleopatra diye bir kız çocuğu söylemiş bunu :)



E hadi sonra görüşelim o zaman ;)

16 Şubat 2014 Pazar

Bu haftanın totemi ...

Herkese iyi pazarlar dostlar...

Bu hafta size pek ses veremedim sanki...
Bu gün uyanınca, bunu fark edince ben...
Hemen bi selam vermek istedim kahvaltı dahi yapmadan önce :)

Dün  acele acele bir yerlere yetişmeye çalışırken sevgili edebiyat öğretmenim ve O'nun bir dostuyla karşılaştım köprü üzerinde.

Ayak üstü bir kaç kelamdan sonra öğretmenimin yanındaki beyefendi , nerden aklına geldiyse bana şunun gibi şeyler söyledi :
"Ne geleceğe ne de geçmişe takılı kalmamak lazım çocuğum. Şu anı yaşamak lazım..."

Bu, bu hafta bu mesajı ikinci duyuşum...İlki de bir alimin ifadeleriydi ve şu anlama geliyordu :

"Geçmişin elem ve sıkıntılarını , geleceğin plan ve kaygılarını yaşadığın  anın üzerine yüklemeye çalışmak eziyettir."

O halde bu haftamızın totemi " Carpe dıem !"  olsun dostlar..."Anı yaşa!"

İçinde bulunduğumuz anı, sonuna kadar lezzetine vararak   yaşıyoruz , geçmiş ve gelecekten kopuk vaziyette seyyar hale gelmişiz...

Bizi bir yerlere sabitleyen bağlarımıza birer makas attık ve kurtulduk...

Ve bu hafta ;  her anını lezzetle arşivleyeceğimiz bir hafta olsun.
Öyle bir hafta olsun ki bu hafta ,  biz anın lezzetine odaklıyken başımıza birbirinden güzel şeylerin gelmesiyle daha da kıymetlensin o anlarımız...

Ve yaşasın totemlerimiz ! :)

Durun bi dakka ! Çantanıza biraz da müzik koymadan sizi nasıl uğurlayabilirim ki ? :)



İşte şimdi oldu ... 

Görüşmek üzere dostlar :)

12 Şubat 2014 Çarşamba

Kahve Hikayelerim #7 / Beyaz çay

Fantastik bir hikayeyle  Bilgee işte yine karşınızda ! 

Yine cansız varlıklar konuştu , olmayacak işler oldu ve krallıklar birbirine girdi dostlar...

Kan sever misiniz ? Vahşet... ? Peki  ya savaş... ?

Bir savaş var evet bu hikayede, ama alyuvar/akyuvar sıfır  merak etmeyin...

Neyse niye kesmiyorum ki :)

Kutsal sosyal mesajımı iletip hikayeme geçmenizi istiyorum şimdi : 

Savaşmayın , sevin be dostlar...   


Bu, asırlar öncesinde  başlayan bir savaşın hikayesidir aslında…
Sessiz sedasız geçinip gittiklerini, birbirinin sınırlarına son derece saygılı olduklarını  sandığımız iki büyük kahramanın savaşı…  
Aslına bakarsanız ,yüzyıllar boyunca,  insanların sohbetlerine eşlik etmek için tercihlerini sorgulayan çok basit  bir  soru  ,  bu savaşın kökenindeki sorudur  :
-Çay mı , kahve mi ?

Nezaketle sorulan bu sorunun altında, ihtirasla ve sonsuz  ihtişamla süregelen bir  mücadelenin  hikayesi  yatar aslında  .Ve tıpkı göremediğimiz diğer paralel boyutlardaki yaşamlar  gibi, insanoğlu  bu savaşın da hiç farkında olamamıştır. “Çay ya da kahve” olarak yapılan her tercihin , taraflardan birinin skorunu bir rakam daha yükselttiğini … Ve o tarafın  en yüce efendisi sayılan kralının yüzünde koca bir gülümseme olarak yer aldığını… Kimseler bilmez…

18.yüzyılın başlarıydı …

Dünyadaki  tüm çayların başındaki  “Çay kral” hışımla yerinden kalktı ve muson rüzgarına seslendi :

“Dünya üzerindeki  tüm bölgelerde yaşayan evlatlarımıza haber ulaştır , tez vakit toplansınlar , söyleyeceklerim var !”   
Estiğinde ceketlerimizin önünü kavuşturan  muson  rüzgarı  , aldığı emri tüm dünya çaylarına ulaştırmak üzere yola çıktı. Çin ‘den başladı ; Tayland , Moğolistan ,Rusya , Hindistan, Mısır,Fas , Portekiz, İngiltere ve Amerika kıtası olmak üzere tüm dünyayı dolaştı.Esip geçtiği her çay bitkisine kralından aldığı fermanı ulaştırdı.
 Tüm bölgelerdeki çayların temsilcileri birkaç gün içinde kralın huzurunda toplanmış ve O’nun emirlerini dinler vaziyette yerlerini almışlardı. Çay kral, tüm dünyadaki kendi milletinin elemanlarını bir arada görünce gururlandı , heybetle konuşmasına başladı :

“Hepiniz hoş geldiniz evlatlarım ! Biliyorsunuz ki tarihler boyu insanoğlunun en yakın dostlarından biri olmayı başardık. Sabahları , öğleden sonraları, arkadaş sohbetleri ve gecenin ayazında onun  en yakınına kadar sokulmayı başaran yegane tercihlerinden biriyiz. Bu gayretli halinizden ve özverili hizmetlerinizden dolayı hepinize teşekkür ediyorum. Sizlerin,  soyumuz adına yürüttüğünüz bu kahramanca  hizmetler sayesinde, adımız sonsuza kadar insanoğlunun en yakın arkadaşı olarak anılmaya devam edecektir.
Lakin yine biliyorsunuz ki en baş rakibimiz kahve , o kahve…” Çay kral konuşmasına birkaç saniyeliğine  ara verdi. Yüzü düşünceli bir hal almıştı. Sonra toparlanıp konuşmasını sürdürdü  :
“İnsanoğlunun kalbinde zorluklarla inşa ettiğimiz tahtımızı elimizden almaya yemin etmiş gibi adeta. Sabahlarımızı, türettiği  “nescafe” diye bir  çeşidiyle elimizden almaya çalışıyor. Yetmezmiş gibi bir sürü aromayla çeşitlendirdiği ürünlerle “çay saatlerinin” de  yerini doldurma  yolunda . Şimdi, tüm bunlara karşılık bizim de çeşitlerimizi güncellememiz ve onları bu oyunda  saf dışı bırakmamız   gerekiyor. Bu savaşı kazanmamız ve insanoğlunun dostluğu konusunda yegane hakimiyetimizi ilan etmemiz gerekiyor. Biz çayız ! Sıcak ve samimiyiz , mütevazi ve kolay ulaşılabiliriz ! Bir “ kahve”  gibi mesafeli  ya da burnu havada değiliz. O halde, insana  gerçek dost, sadece biz olabiliriz !”

Konuşmasının sonunu vurgulu ve yüksek sesle birkaç kez yineleyen Çay kral, alkışlarla ve  tezahüratlarla bitirdi konuşmasını. O gün topladığı bölge temsilcileriyle uzun uzun görüşmeler yaptı. Yenilenme ve daha çok ürün çeşidi konusunda onların da çalışacaklarına dair teminatlar aldı. Beyaz çayhttp://www.e-gurme.com/cay/ , yeşil çay , değişik harman bitki çayları üzerinde çalışılacak ve kahvenin muadili lezzetler oluşturulmaya gayret edilecekti.

Bu arada Çay kral’ın halkına yaptığı bu konuşmayı   bölgeden geçen kahve dostu bir meltem rüzgarı dikkatle dinlemişti. Tüm konuşulanların  hepsini Kahve kralına anlatmak üzere bol güneşli diyarların yolunu tuttu.
Konuşulanları bir bir dinleyen Kahve kral , bir süre sessiz kaldı… Ani kararlar almak ve etrafı ayağa kaldırmak onun tarzı değildi. Ağır ve aklı selim bir yapısı vardı. Olaylara çoğu zaman sağduyuyla  yaklaşmayı severdi. Yüzündeki düşünceli ifadeyle, sessizce beklediği birkaç dakika içinde, neler olacağını  merak etti  meltem rüzgarı. Ama o da beklemeye devam ederek  sessizliği korudu.  Sonunda kendisine dönen Kahve kral , “Senden bir şey rica edeceğim” dedi . “Buyrun “ dedi meltem rüzgarı . Kahve ‘yi seviyordu , çoğu zaman kahvenin eşlik ettiği  bahçe sohbetlerinde,çinili fincanlar arasında  ılık ılık esmeye bayılırdı. Bu yüzden Kahve krala kendini daha yakın hissediyordu.
“Çay krala gidip,  benim adıma bir teklif ulaştırmanı istiyorum” dedi. “Tabi” diye karşılık verdi meltem rüzgarı. Ve sonra teklifin detaylarını bir bir dinledi Kahve kral’ın ağzından…

Günler sonra meltem rüzgarı  huzuruna çıktı Çay kral’ın. “Ne istiyorsun hımbıl şey ?” diye gülümseyerek sordu Çay kral. Meltem rüzgarına takılmayı seviyordu. Diğer rüzgarlara oranla daha sakin olduğu için  onu pek bir pasif buluyor ve ara sıra bu yönüyle dalga geçmeyi  de ihmal etmiyordu. O’na göre rüzgar dediğin , sert olmalı ve kuvvetle esip geçmeliydi yüksek tepelerden. Bu açıdan muson rüzgarlarını kendine daha yakın buluyordu hep Çay kral.
-Bir mesaj getirdim size efendim …  Kahve kral’dan bir teklif… dedi usul bir sesle meltem rüzgarı.

Çay kral gülümsemeyi kesti ,  yüzü değişti , hemen toparlandı :
-Seni dinliyorum.. dedi meltem rüzgarına.
-Efendim Kahve kral der ki ; yıllardır aramızda süren bu husumeti bir yarışma ile sonlandıralım. İnsanoğlunun  yeryüzündeki  en büyük  hükümdarını takibe alalım.Kendimize de bir müddet zaman verip, maharetlerimizi  geliştirelim.Ve süre sonunda seçtiğimiz hükümdarın   bir gün  içinde ne kadar çay ya da kahve içtiğini kaydedelim. Skorlarımıza ve hükümdarın bizimle ilgili söyleyeceklerine bakalım. İyi olan kazansın ,diğeri geri çekilsin…
Çay kral , bu teklifi büyük bir sevinçle karşıladı.Rakamsal olarak bir çayın bir gün  içinde tüketilme sayısının kahveden çok daha fazla olacağına emindi.  Kahve kral’a güzel bir ders verme zamanı gelmişti , hem de bunu Kahve kral kendi kendisine sağlayacaktı. “Teklifi kabul ediyorum , hazırlıklara başlansın” diyerek uğurladı meltem rüzgarını.   
Teklifinin kabul edildiğini duyan Kahve kral, meltem rüzgarları aracılığıyla tüm dünya üzerindeki kahvelere haber saldı. Endonezya , Colombiya,Brezilya , Costa Rica,Guatemala , Kenya ve  Arap yarım adası  gibi bir çok dünya ülkesinde güneşin elleriyle olgunlaşan kahvelerden daha itinalı bir olgunlaşma süreci talep etti. Lezzetlerinin büyüsünde katmerlenmiş bir etki beklediği dostlarına sık sık gönderdiği sımsıcak mesajları yineledi. Tüm kahveler de bu kutsal davete icabet edip , güzelleştikçe güzelleştiler.Kavrulurken açığa çıkan kokuları bulundukları bölgeleri  fethetti.
Çünkü hükümdarın kahvesi ve çayı nerden tedarik ediliyor bilinmiyordu ve  Çay kral da Kahve kral da tüm dünya milletlerine ulaşıp topyekün savaşa hazırlanmak zorundaydılar.
Bu sırada çay milleti de boş durmuyordu . Sert rüzgarların yapraklarını çıtır çıtır işlediği Kuzey yamaçlarındaki  çaylar, en taze halleriyle harmanlanıyor ve demlerindeki o muhteşem renkle kalplerin içini  ısıtıyorlardı. Diğer yandan beyaz çay , yeşil çay ve  değişik bitki çayları  çeşitleriyle alternatif  lezzetler de damaklarda yerini almaya başlamıştı.

Ve sonunda yarışma  günü  geldi çattı. Dünyanın en büyük hükümdarı ,hiç  farkında olmadan yalnızca tek bir gün içinde , tarihten bir kahramanın  silinmesine, diğerinin de değişmez  galibiyetine sebep olacaktı.
Hükümdar , her sabah güne  mutlaka bir bardak çayla  başlardı , buna karşın her akşam yemek sonrası bir fincan da kahve içerdi. Durum ilk etapta eşit görünüyordu. Bu durumda;   gündüz gelen misafirleri , ziyaretçileriyle  içmeyi tercih ettiği şeyler, yarışmanın kaderini tayin edecekti. Kahvaltıdan sonra gelen misafirlerini  sarayın terasında ağırladı hükümdar. Sohbete başlamadan önce hizmetlilerin ne içersiniz sorusuna değişik bitki çayları isteyerek karşılık  verdi misafirler. Hükümdar da beyaz çay istedi . Beyaz çayın insanı zinde tuttuğunu duydu duyalı  bazı günler tercih eder olmuştu. Çaylar içilmeye başlandı…

Muson rüzgarlarının ulaştırdığı  haberlerde, önde gittiklerine dair aldığı bilgilere,  kahkahalarla karşılık verdi Çay kral. “Zaten ben kazanacağımızı biliyordum ,o Kahve kralı yakında dünyaya kimin hakim olacağını çok iyi anlayacak” diye kükredi.
Çok gecikmeden  Kahve kral’a da aynı  haberler götürüldü , meltem rüzgarları aracılığıyla… Biraz durgunlaşmakla birlikte istifini bozmadan konuştu Kahve kral : “Gün henüz bitmedi…”

Gün henüz bitmemişti ama; hükümdar, gelen misafirleriyle genelde çay türevi şeyler içiyor, Çay kralın skorunu arttırdıkça arttırıyordu. Sadece bir kez granül kahve tercih etmişti gelen konuğunun isteği üzerine,O’na eşlik etmek için. Ama diğerleriyle hep çay içmişti.  Yarışma, açık ara farkla Çay Kral’ın lehine bitmek üzereydi.
Gece, siyahtan kadife perdelerini indirdi alemin üzerine. Günün bitmesine saatler kalmıştı. Hükümdar, sevgili eşini yanına alıp sarayının  avlusundaki gül bahçesinde gezintiye çıktı. Krem renge boyalı kamelyalarına çekildiklerinde hizmetçilerine bol köpüklü birer kahve yapmalarını söyledi.
Kahveler, kamelyaya gelirken büyüleyen  taze kahve  kokuları, geçtiği yerlerdeki  güllerin başlarını teker teker  kendilerine çevirdi. Gülün , bülbülü  kendisine aşık eden  güzel kokusu bile,  o  büyülü taze kahve kokusunu  kıskanıyordu.
Kahvesinden bir yudum alan hükümdar, gözlerini kapadı , kahvenin dumanıyla uçuşan kokuyu tamamen içine çekmek ister gibi fincanın üzerine eğildi. Derin bir nefes çekti içine , konuşmaya başladı :

“Biliyor musun , bütün gün bu anı bekliyorum… Gün sonu içtiğim bu kahve olmasa,  gün içinde o kadar koşturmaya  sıkıntıya  nasıl dayanırım bilmem. Tüm yorgunluğumu alıyor. Onlarca çayın yerini alabilecek tek şey, bu bir fincan kahvedir herhalde…”

Bu sözlerin haberini alan Çay kral’ın tüm neşesi sönmüştü.Şimdi bu sözler ne demekti ?  Skor olarak avantajlı durumdaydı belki ama duydukları  her şeyi alt üst etmiş gibiydi. Kazanmış mıydı yoksa kayıp mı etmişti ? “Tek bir fincan kahvenin onlarca çayın yerini doldurması…” ne ağır bir ifadeydi …Yarışmayı kazanmamıştı , en azından kazanmış gibi hissedemediği kesindi…
Ertesi gün, güneş dünya üzerine eğilip gülümsemeye başladığında ,meltem rüzgarı Çay kralın kapısındaydı yine. O’na Kahve kraldan bir mesaj getirdiğini haber verdi. “Seni dinliyorum” dedi  Çay kral, biraz meraklı biraz da kırık bir kalple…
Aynen şunları iletmişti Kahve kral :

“Sevgili dostum , o hükümdarın gün içinde fazlasıyla çay içtiğini zaten biliyordum. Ama  her gün sonu,  kahvesini nasıl bir muhabbetle içtiğini de.... Bu yarışa bile bile girdim.Yüzyıllardır aramızda sürüp giden bu çekişmeye tatlı bir nihayet koyabilme amacıyla beklide. Görüyorsun ki sensiz de olmuyor bensiz de. Ve yine görüyorsun ki, rakamsal üstünlükler de zafer anlamını taşımıyor.Sen ve ben, işimizi yeterince iyi yaptığımız sürece zaten insanoğlu için vazgeçilmez olmaya devam edeceğiz… Birbirimizin sınırlarına göz dikmeden kendi kalitemize odaklanırsak, adımız da sonsuza taşınacak değerler arasından hiç eksilmez. Çünkü ne bir fincan kahve , bir bardak çayın yerini ; ne de bir bardak çay kahvenin yerini alabilir… Çay çaydır , kahve de kahve…Sevgiler …”

Çay Kral’ın yüzü bembeyaz kesildi , bir müddet sustuktan sonra meltem rüzgarına dönüp konuşmaya başladı:
“Kahve kral’a selamımı ilet, bundan böyle en önemli dostumdur. Ben ve tüm milletim, daha da kaliteli olmak konusunda gayretlerimiz devam edecek. Ama artık  bunu Kahve krallığına son vermek amacıyla değil ,o tatlı  demlerimizle  tüm gün insanoğlunun  içini sıcacık  tutup,  kahve bilgeliğiyle huzur bulacakları gecelere  hazırlamak  için yapacağız sadece…”

İşte...işte  o gün bugündür her “Çay mı  kahve mi ?” sorusunda hareketlenir ortamdaki   rüzgar… Yeni bir skoru bildirmenin heyecanına kapılır ilk vakit. Sonra hatırlar ,bu  iki kralın dostlukla biten anlaşmasını...
Ve ardından kendi işine bakar…

Peki şimdi siz , heyecan yapmadan cevaplayabilecek misiniz  ? 

"Çay mı ya da kahve mi ?"


11 Şubat 2014 Salı

Didem'in Kahvesi :)

"Kahve şeysi"nin sıcacık  yolculuğu yeni katılımlarla devam ediyor dostlar !

Hey Bilge ! Kahve şeysi de nedir canım ? diye soran olursa bir tık yapıp şuraya baksın efendim.

Bu kez konuğumuz, sessiz bir okurumuz Didem :)

Yorum yazmasa da bizi uzun süredir takip ettiğini söylüyor kendisi , valla  O'nun yalancısıyız biz ;)

Yorum yazsa da yazmasa da her okurumuz, canımız ciğerimiz gözümüz felam diyoruz  ...  

Didem'ciğim, geçtiğimiz günlerde bir hastalık atlattığını söylüyor ve tüm şifa dualarımızı da paratoner gibi üzerine çekiyor . 

Mevla'mız  hastalıkla sınava çekilmiş tüm kullarına başarılar versin bu sınavda , bizlere de en güzelini nasip etsin efendim...

Ve işte ! Didem'in kahvesi ;)

Sevgili Bilge,
Kahve keyfimin hikayesine gelince;
Uzun süre hasta yattıktan sonra ayaklanınca en sevdiğim yere koştum :) Bu fotoğraf da o günkü kitapçı turumdan sonra çekildi. Yanımda okunmayı bekleyen dergilerim, önümde kahvem..İşte benim en keyifli olduğum an.. Daha ne olsun.. :) Sevgiler..
Didem-10.02.2014


Bence de yani , daha ne olsun ? :) Keyiflerimiz daim olsun Didem'ciğim . 
Ve sormak istiyorum şimdi sana, sen altın hızma takar mısın ? Hiç sanmam,bu devirde altın hızma takan kalmış mıdır ki  ? :))

Ama sana hediye ettiğim şarkıda birileri takmış sanırım bak :) Çok teşekkür ediyoruz samimi katılımın için :)

Bu şarkıyı hiç orkestra eşliğinde dinlemiş miydin peki ?



"Yaz günü, Temmuz'da , sen terle ben sileyim...."

Kahve şeysi , yeni katılımları bekler dostlar ;) 

Herkeslere sevgiler ! :)

10 Şubat 2014 Pazartesi

Viki'den not...

Bu haftaya Vikipedia amca 'dan edindiğim bir bilgiyi size pas ederek başlamak istiyorum dostlar ...

Bir yazarın hayatının, belki de dönüm noktasından, ufacık ama sevimli bir kesit :)

Sizinle de paylaşmalıyım mutlaka , ama öncesinde,  her yeni haftaya başlarken ilettiğim  mesajımı yinelemeliyim tabiki   :

Bu hafta, her şey, bir öncekinden  daha da güzele dönüyor dostlar , güzel sürprizler yolumuzu gözlüyor,inanın buna...

Viki şeysi de şöyle :

Tarihin en kısa mektuplaşmasının Victor  Hugo ve yayıncısı Hurst and Blackett arasında geçtiği söylenir. Sefiller yayınlandığında Hugo tatildeydi. Kitabın aldığı reaksiyonu merak ederek yayıncısına sadece "?" yazarak bir telegraf gönderdi. Yayıncısı da ona sadece "!" yazarak romanın ne kadar başarılı olduğunu belirtti.

O an Vıctor Hugo  nasıl muhteşem hissetmiştir ? Düşünsenize :)

Darısı bizim gibi çerez yazar adaylarının başına ;))

Ve  evet  müüzük olmadan  asla  başlanmaz ki yeni haftayaa  ! :)




"Hadi yeniden... hadi bi daha , doğalım da, büyüyelim mi ?
Sonuna kadar...  alana kadar , kalelerini , yürüyelim mi ?" 

Sevgiler ve iyi haftalar olsun herkese !   :)

8 Şubat 2014 Cumartesi

Hep sonradan...

Nerden geldin ki gece gece aklıma ?

Arkadaşımla yapmakta olduğum  derin ve neşeli bi sohbetin tam ortasında hem de ?

Nasıl bir çağrışımla geldin ki , hiç bilemedim...

Ama iyi ki geldin aklıma biliyo musun...

Güzel şarkısındır çünkü sen, yıllardır eskimeyen...

Ve Ahmet Kaya 'da ne güzel söyler hani seni :)

"Hep sonradan gelir aklım başıma, hep sonradan...hep sonradan..."



Yine de içmesen daha iyi olurdu bence be Ahmet abi :)

Ses verdim dostlar ! ;) 

7 Şubat 2014 Cuma

Bir Nietzsche niye ağlar ?


Okumaya hız verdiğim dönemler... 

Bu kitabı bir arkadaşım hediye etmişti. 

Bi bakalım Nietzsche neden ağlarmış diye aldım elime ...

Kitapta,  Dr. Breuer'in  bir felsefeci olan Nietzsche ile başlattığı hayali tedavi süreci konu edilmiş. Birbirine ilişkilendirilmiş onca diyaloğun içinde aynı zamanda "kadın, erkek, kadın-erkek ilişkileri, zaaflar,özgüven" v.s. bir çok etiketin yeniden tanımlanmasına da şahit oluyorsunuz. Diğer yandan asıl ilginç olan, tedavi maksadıyla seanslara başlayan tarafların süreç sonunda tam bir rol değişimine uğramaları ... Doktorun Nietzsche , Nietzsche 'nin de doktor kimliğine bürünüp tedavinin akışını tersine çevirmiş olmaları yani. Böylece Doktor Breuer de bazı sıkıntılarından kurtulmuş oluyor. Tabi tüm bunların kurgu olduğunu kitabın sonunda öğreniyorsunuz... 

On üzerinden yedi verdiğim bu kitabı bir boş vaktinizde okumanızı önerebilirim...

Evet bunlar ciddi hanım hanımcık bir yazar hatun  Bilge'nin yorumlarıydı , diğer Bilge'nin yorumları ise altta tabi  :)


Nietzsche dostum  , 

o 1 kilo 250 gram bıyıkla hangi kadının ilgisini çekebileceğini düşünüyodun ki sen  ?

Bi de,  yok tanrı yoktur , yok ben peygamber kıvamında bişeyim tripleriyle zaten ayağın kaymış en baştan...Kim nasıl güvensin sana ? 

İnsanlara kalbini açmayı da zayıflık olarak nitelendirmişsin  satır arasında bak  o da dikkatimden kaçmadı ...

İşte böyle sonunda kızlar gibi ağlarsın annem ya ...


Neyse siz Nietzsche 'ye aldırmayın dostlar , ağlar ağlar susar o ... 

Ve sevgiler olsun hepinize :)


5 Şubat 2014 Çarşamba

Kahve Hikayelerim #6 / Kahveni yarat !


Hikaye zamanı dostlar ! 

Söylesenize, hayatınızı  başkalarının sizin için uygun gördüğü şekilde yaşıyor olmak, sizi yeterince "siz" kılıyor mu ?

 Peki savaşmanız gereken bir konuda sınırlarınızı sonuna kadar, en son ne zaman zorladınız ?

Sizce "şans" sadece  bir sabun köpüğü gibi uçucu ve yakalanması imkansız bir enerjiden mi ibarettir ? 

Nedir bu anket soruları Bilge ? diye soracak olursanız ;" hikayeme başlamadan önce biraz beyin jimnastiği yapmanızı istiyorum" diye açıklarım size  :)

Bu hafta, sizleri Efe ile tanıştırıyorum dostlar. Ve hikaye sonunda O'na 3. tekil şahıs olarak bakmak yerine kendi içinize dönüp bakmanızı rica ediyorum...

Orda bir Efe bulacağınıza eminim , belki de uzun bir müddet önce, kendi haline terk ettiğiniz kolu kanadı kırık bir Efe...

Bugün...hemen şimdi...şu an... O'nunla biraz ilgilenme vakti, hadi ;)



-Ne alırsınız ? diye sordu garson…

Sandalyede, ellerini   gri eşofmanının cebine sokmuş vaziyette, geriye doğru yaslanmış oturmaktaydı Efe. Ayaklarını uzatıp birbiri üzerine atmış halde, dünyadan kopmuşcasına  dalıp  gitmişti uzaklara.  Sıkıldığı ve nefes almak istediği zamanlarda, deniz kenarındaki bu çay bahçesine gelirdi hep. Kulaklığındaki  Farid Farjad’ı dinlerken, belki de saatlerce, umarsızca, bu şekilde oturmak O’na  iyi hissettirirdi kendini. Bugün de yine aynı maksatla soluğu burada  almıştı.

Garson, Efe’nin uzun saçları nedeniyle  kamufle olan  kulaklığını sonradan  fark edince, sesini duyuramadığını  anladı. Efe’nin görüş alanı içine girerek sorusunu yineledi. Efe toparlandı ,kulaklığı çıkardı : ” Bir kahve lütfen” dedi. “Orta şekerli Türk kahvesi  olsun “diye ilave etti garsonla göz kontağı kurmadan.  Bir an önce Farid Farjad’a  geri dönmek istiyordu çünkü .

Garson “peki” diyerek uzaklaşırken “Şu tiplere sinir oluyorum , ellerinden gelse o kabloları  ameliyatla kulaklarına monte ettirecekler “ diye geçirdi içinden.
Farid Farjad’a  yeniden kavuşan Efe,  tekrardan sandalyesinde arkaya yaslandı. Martıları gözleriyle izlerken “ Golha” parçası çalmaya başlamıştı.Keman sesine bayılıyordu Efe. Ve O’na göre bu işi en iyi icra edenlerden biriydi Farid Farjad.  “Bu adam için ‘kemanı ağlatan adam’ denmesine hiç şaşırmamalı “ diye düşündü. Kulağından ruhuna akan tınılarda, çaresiz bir ağlayışın göz yaşlarını tüm hissiyatıyla fark edebiliyordu …
Gözlerini kapattı , ama hala martıları görebiliyordu  , bir aşağı bir yukarı  manevralarını  rahatlıkla izleyebiliyordu. Sonra , aklına birden geliveren bir soruya cevap aramaya çalıştı : “Martılar ağlar mıydı ?” Gözlerini  açtı ve şöyle düşündü sonra :  “Müzik budur  , müzik yeni soruları  yaratan şeydir …”  

Konservatuvarın “keman” bölümünü bitirmişti Efe. Müzikle uğraşıyordu . Üniversite tercihleri , konservatuvara kabul edilişi  ve okulu bitirme süreçlerinde  ailesi ve yakın çevresi tarafından sürekli eleştirilmişti . Ailesi O’nun daha ciddi bir üniversiteyi bitirmesini istemişti.Ama O, müzikle arasındaki tuhaf bağı bir türlü koparamamış ve tüm muhalif tutumların karşısında durup, yapmak istediğini zor da olsa  tamamlayabilmişti. 

Konservatuvarı bitireli bir sene oluyordu. Ancak ailesinin özellikle babasının  dediği yere de gelmiş sayılırdı. Zira almış olduğu eğitim, hayatını finanse etmiyordu. Aslında sürekli çalışıyordu; notalar , cover lar, besteler vardı hayatında hep … Odasına kapanıp günlerce dışarı çıkmadığı zamanlar oluyordu. Birkaç teklif de almıştı aslında;  bazı gece kulüplerinden , bazı canlı müzik yapan mekanlardan v.s. Ama bu tekliflere hiç sıcak bakmıyordu Efe. Vaktini bu tür yerlerde heba etmek istemiyordu belki de. O, besteler yapmak ve insanların kalbine direk o bestelerin sahibi olarak girmek istiyordu. Bir” beste” yapmalıydı, sıfırdan , hiç kimsenin daha önce yapmadığı kadar mükemmel,duygulu  bir şey… 

Sürekli uğraşıyordu, güfte de yazmaya çalışıyordu ve onları farklı bestelerle arşivliyordu . Ama hiç biri , hiç biri istediği gibi olmuyordu aslında.
Hazırladığı demoları tanıdığı müzik firmalarının sahiplerine mutlaka dinletmeye çalışıyordu yine de. Bazıları, artık O’nu yakından tanıyor gibiydi hatta. “Gel bakalım Efe , bu kez ne hazırladın” diyerek O’nu kabul ediyor ,daha sonra da önündeki bilgisayarda gezinirken Efe’nin müziğini dinliyormuş gibi yapıyorlardı. Demo çalarken , Efe’nin gözleri müzik patronunun gözlerine , patronununkiler de bilgisayarına çakılı birkaç dakika geçiriyorlar,ve her bitişinde de “Olmamış Efe , bundan bişey çıkmaz oğlum” deyip O’nu geri çeviriyorlardı.
Vazgeçmiyordu Efe. Eve döner dönmez yeni bir şeylerle uğraşmaya , araştırmaya ve yeni müzikler oluşturmaya çalışıyordu. Bazen Afrika müzikleri, bazen Fransız ,hatta eski kızılderili yerli müziklerini bile tarıyor ; müzik anlamında dünya kazan o kepçe kendine ilham aramaya çalışıyordu.

-Kahveniz.. diyerek  garson tarafından masasına bırakılan kahvenin kokusuyla tüm bu düşüncelerden ayıldı Efe. “İlk kahveyi kim buldu acaba?” diye bir soru  geldi aklına sonra. Kendine  “kahvesini yaratan”http://www.e-gurme.com/kahve/kahveni-harmanla-tr/  ilk adam belki de bir mağara adamıydı ve o ne şanslıydı ki bu keşfi için koca göbekli bir müzik patronunun onayını almak zorunda değildi …” diye gülümsedi denize karşı . 
“Neyse ki hala mizah anlayışımı kaybetmedim” diye mırıldandı sandalyesinde doğrulurken. Parça değişmişti ; Robaheh Jan…  
Yeniden o tanıdık sızıyı hissetti ruhunun derinlerinde  : “Ben de günün birinde insanlara bu şekilde ulaşabilecek miyim ? Müziğimle kalplerin içine sızıp… Kafalarda hiç akla gelmedik soruların ışıklarını yakabilecek miyim   ?” 

Dün gece evlerinde  yaşanan tatsızlığı anımsadı sonra. Özellikle babası, yeniden üniversite sınavlarına girmesi ve ciddi bir bölümü kazanıp  bitirmesi için yoğun baskı yapmıştı dönem başında. Tartışmaların önünü kesmek için, kabul edip sınava başvurmuştu Efe, ama  derslerin yüzüne bile bakmamıştı tabi. Vaktini , hayalini kurduğu şey için tahsis etmişti daha çok. Babasının da sabrı sonunda taşmış ve dün gece çetin bir tartışmaya engel olunamamıştı. “ Çalgıcı olmanın sana bir şey kazandırmadığını gördün işte ! Hala derslerine sarılmıyorsun , hala bir başı bozukluk ! “ diye yüksek desibelden bağırmıştı babası  evde dakikalarca. Hala kulaklarındaydı Efe’nin… Oysa en az bir Hukuk mezunu kadar ciddiyetle çalışıyordu, emek harcıyordu gönül verdiği işe… Bir Hukuk mezununun çalışma disiplininden tek farkı ; Efe, mevcut olmayan bir şeyi oluşturmaya , muhteşem bir “beste” yaratmaya çalışıyordu . İşi daha zordu aslında. Ama herkes  bu farkı  takdir etmek bir yana , fark etmiyordu bile…

Yine de fırtınalı  bir gecenin ardından , omuzları düşük vaziyette , kahvaltı yapmadan, evden hızlı adımlarla çıkıp bu huzur dolu mekana yöneldiğinde içinde  umut vardı… Ve işte, şimdi burada, martılarla hemhal olmuşken ve kemanın büyülü sesi ruhuna işlerken umudu daha da artıyordu , her saniye daha da katlanarak… Kahvesini içtikten sonra martılara veda edip ayrıldı Efe.Yapması gereken çok iş vardı şimdi. Çünkü yenilenmişti an itibariyle…
Sınava birkaç gün kalmıştı sadece. Tansiyonun yükselmesine neden olan stresin kaynağı da buydu evde. Annesi babasına oranla daha yumuşak ama istikrarlı söylemlerle Efe’nin beynine etki etmeye çalışıyor, yeni bir üniversite kazanıp herkesin yüzünü kara çıkarması için Efe’ye yalvarıyordu adeta. Tüm bunlar Efe’nin tepkisiz dinleyişleriyle karşılık buluyordu.Ailesi, O’nun söylenilenleri sindirip sindirmediğine bir türlü emin olamıyordu.

Derken sınav günü geldi çattı. Babası Efe’yi sınava özellikle kendisi götürmek istedi. Karşı çıkmadı Efe. Arabayı babası kullanıyordu , annesi ön koltukta , Efe arkada oturuyordu. Efe’nin babası Rafet bey askeriyeden emekliydi. Hayatı disiplin içinde geçmişti ve mümkün olduğunca bu disiplin düzenini  eve de yansıtmayı tercih etmişti. Ancak Efe … İşte bu Efe, O’nun belki de başarısız olduğu tek konuydu. Yine de bu sınavla O’nun hayatını kurtarabileceklerine inanıyordu.
Rafet bey, bir yandan ağır akan  trafikte ilerlerken bir yandan konuşmaya başladı: 
-Oğlum bak ,şu trafiğe bak ,  bunca araç sana ne ifade ediyor ?  Bir süre sessizlik ardından konuşmasını sürdürdü :
- Bu kadar araç, fazlasıyla teknoloji fazlasıyla sanayileşme demektir .Ama yine de  Türkiye otomobil üretiminde dünya sıralamasında  kaçıncı sırada ? Göz ucuyla bir eşi Berrin Hanım’a bir de dikiz aynasından Efe’ye baktı. Kimseden cevap çıkmadı. Çaresiz devam etti konuşmasına.
-17. Sırada! Neden bu kadar gerilerde hiç düşündün mü oğlum ?  Yine sessizlik… Ama pes etmedi  Rafet Bey :
- Çünkü 16. Sıradakinden daha az çalışıyoruz da ondan. 15. Sıradakinden de az çalışıyoruz  ve onun önündekilerden de. Çünkü biz lay lay lomu seviyoruz çocuğum. Çalışıp üretmek yerine elimizde bi saz, bööyle tıngır mıngır …

Tam bu esnada eşi Berrin hanım’dan aldığı keskin bir bakışla sözleri yarım kaldı Rafet bey’in. Oğlunun daha fazla stres olmaması için “Kafidir “ bakışıydı bu. Kendisi de mesajı alıp sohbeti noktalamayı uygun buldu. Bu sırada Efe başını cama yaslamış dışarıda akan trafiği izliyordu .Saçlarının altında kalan kulaklığı O’na yine keman ziyafeti vermekteydi ve babasının söylediği hiçbir şeyi işitmemişti.
Sınava girdiğinde çok fazla bir şey yapmayı hedeflemiyordu Efe. Zira sınava yakınlarını memnun etmek için formalite icabı giriyordu. Gözetmen öğretmen,  herkesin kağıtlarını titizlikle kontrol ettikten sonra  öğrencilere dönüp :
-Bu sınavın hayatınızda güzel bir fark yaratmasını temenni ediyorum arkadaşlar.  dedi.

Ve süre başladığında öğrenciler tarafından  hızlı bir şekilde kitapçıkların açılma hışırtıları eşliğinde köşedeki masasına yöneldi.
Efe, adını soyadını yazdı , kitapçığı isteksizce  açtı , Türkçe sorularını okumaya başladı…Ağır ağır çözüyordu. Türkçe sorularının  paragraf  metinlerini okumak hep hoşuna giderdi.Zaten okumayı da çok seviyordu ve sıra dışı  güfteler yazabilmek  için çok okuması gerektiğini de biliyordu .  Soruyu çözmekten ziyade soru metninden edindiği bilgilerin kendisini mutlu ettiği zamanlar az değildi.İşte şimdi de Türkçe soruların sonuna doğru okuduğu bir metin  ilgisini çekmişti . Metin , şans yaratmaktan  bahsediyordu :

Hayatta her şey bir enerjidir.O zaman şans dediğimiz şey de bir enerjidir. Biz eğer bulunduğumuz zeminde bunu yaratabilecek, hayatımıza çekebilecek bir noktadaysak,ancak  o zaman şanslı oluyoruz.”

O an, o enerjiyi tamamen damarlarında hissetti Efe...Ve tam o an, gözetmen öğretmen, masasındaki kahvesini karıştırıyordu. Kaşığın porselen fincana her teması birer nota olup kulaklarına hücum etti . Diğer yandan sanki sınav durmuştu , sanki dünya durmuştu , sanki her şey susup sadece o bestenin güfteleri konuşmaya başlamıştı. Aklına gelenleri mutlaka yazmalıydı. Sınavda bunu yapamazdı. Ne yapmalıydı ? Gözetmen öğretmene çıkmak istediğini söyledi. Çıkabileceğini söyledi gözetmen. Koşar adımlarla merdivenlerden indi. Ön kapıdan çıkamazdı , ailesi onu bekliyor olabilirdi ve yeni bir tartışmayla aklındakilerin uçup gitmesine izin veremezdi şimdi .Arka kapıya yöneldi. Ağaçların arkasındaki bahçe duvarının üzerine oturdu. Peki ya kağıt kalem ? Kalemi vardı ama kağıdı yoktu . Cebindeki kağıt mendil paketi aklına geldi ;paketi açıp bir kağıt mendil çıkardı , dizinin üzerine yaydı mendili… Sonra  yazdı , yazdı , yazdı Efe…
Birkaç gün sonra , o gün bahçe duvarı üstünde  yazdıklarını sınav esnasında  kulağına akan tınıya uygun bir nota dizimiyle bestelemişti bile. 

Günler sonra büyük bir heyecanla yeni demosu elinde  müzik patronunun kapısındaydı yine. Her zamanki sempatik karşılamadan sonra ümitsizce sordu patron : “ Dinlemeye değer bir şey mi Efe’cim ?”  Sorunun altındaki kinayeye aldırmadan elindeki müzik çaları masaya bıraktı Efe “ Lütfen dinleyin” dedi sadece. Bunu duyan patron, yine birkaç dakikasını ziyan edeceği düşüncesiyle dirseğini masaya dayadı elini de yanağına.Gözlerini yine önündeki bilgisayara kaydırdı.  İsteksizce dinlemeye başladı. İlk beş saniyeden sonra başını kaldırdı.Heyecanla patronu süzen Efe , patronun yaptığı çalışmasını dinlerken ilk kez başını bilgisayardan kaldırdığını görüyordu. Birbirlerine bakıp gülümsediler . Bitince başa aldırdı patron ve sonra tekrar başa… Birkaç kez dinledikten sonra Efe’ye dönüp : “Seni stüdyoya almanın vakti geldi , hazırlıklara başlamalıyız… “ dedi.

Yıllar sonra …

Uçakta pencere kenarına oturmayı tercih eden  ünlü bir müzik yıldızı yurt dışı konserinden dönüyordu.Elinde kahvesi gözleri pencere dışına dalmış vaziyetteyken aynı anda da  müzik kanallarından birinde bir anons yapılıyordu :
“Ve şimdi sizi geçtiğimiz yıl MTV tarafından her yıl düzenlenen Avrupa Müzik Ödüllerinde “Türkiye’nin en iyi sanatçısı” ödülüne, ardında da Liverpool ‘da yapılan finalde “Avrupa’nın en iyi sanatçısı” ödülüne layık görülen Efe Aydın’dan bir parçayla baş başa bırakıyoruz. Aynı zamanda müzik dünyasını alt üst eden ilk slow çalışması  : Kahveni  yarat ! sizlerle…”

Denizin üzerinden kuşbakışı martıların uçuşunu hayal etmeye çalışan Efe, gülümseyerek dinlemeye başladı  şarkısını :

Ne zaman içine dönüp
Tatsız şeyler görüp
Hüzünlenirsen…
Kalbine  bi göz at ,
Ve kahveni yarat…

Çünkü kahven denizindir
Ve duygular  sandalların
Eğer istersen senindir
Mutlu sonları masalların

Ne zaman gökyüzüne bakıp
Hiç yıldız yok sanıp
Hüzünlenirsen…
Kitabına bir göz at
Ve kahveni yarat

Çünkü kahven denizindir
Ve satırlar sandalların
Eğer istersen senindir
Mutlu sonları masalların

Ne zaman seni anlamazlarsa
Ve içini daraltırlarsa
Hüzünlenirsen buna…
Gökyüzüne  bir göz at
Ve kahveni yarat

Çünkü kahven denizindir
Ve bulutlar  sandalların
Eğer istersen senindir
Mutlu sonları masalların…

Keman sololarıyla süslenen  şarkısı,  uzun yıllar öncesine götürdü Efe’yi, çok uzun … Bir okulun arka bahçesindeki  duvarın üzerindeydi şimdi O …

Aynı anda  uçağın  ön koltuklarından birinde  oturan genç, şarkıyı dinleyenler arasındaydı.Düşündü  :"En sıkıntılı zamanlarda içilen kahve, huzur bulmak için vazgeçilmezlerindendi.Bu çoğu insan için böyleydi. Peki ama rahatlamak için ilk kahvesini yaratan insan kimdi ?"

Sıradışı sorulara müziğiyle ilham olan Efe, orta şekerli kahvesinden bir yudum daha aldı , kalplere sızmış olmanın mutluluğunu yudumlar gibiydi... 


Başka bir hikayede görüşmek üzere dostlar ... 


4 Şubat 2014 Salı

Patron mutlu son istiyor !

Gittiniz mi bu filme, gittiniz mii ? 

Eğer hala sinemalardaysa ve vaktiniz varsa koşun gidin diyorum  :)

İyi ki, iyi ki o gün sinemanın önünde çeşitli film afişlerine öyle şaşkın şaşkın bakarken, bu filmde karar kılıvermişiz ve de dalıvermişiz :)

Bir "yazarın" hikayesini anlattığını hiç bilmeden , kendimden çok şeyler bulacağımı hiç tahmin etmeden hem de :)

Şimdilerde bir patron arıyorum , benden nasıl bir son isterse hikayeyi öyle bitireceğime  emin olsun...

Yeter ki beni Kapadokya 'ya postalayıp , filmdeki  o taş mekanlarda kendimle baş başa bıraksın :) 

Bulunur mu aranızda ? :)




Ve filmin duygusal parçasını da dinletmeden bırakmam sizi :)