1 Temmuz 2015 Çarşamba

Ne kadar çok farklı insan(!) var...


Bir önceki yazımda insanlar birbirinden çok  farklı demiştim. 
İster ülke olsun ister dünya gündemine dair her yeni kıpırtı, bu farklılığı
daha da gün yüzüne çıkarıyor. Yapılan yorumlardan anlıyorsun bunu, gösterilen hassasiyetlerden, ya da gösterilmeyen...

Örneğin şu günlerde Doğu Türkistan, Mısır, Suriye, Myanmar v.s. diyeceğim... 

Kimi, acil tarafından yardıma ihtiyacı olan müslüman kardeşlerimiz diyecek.

Kimi, ülke ekonomisine kambur yükler diyecek.

Kimi, bir takım kesimlerin siyasi malzemeleri diyecek. 

Diyecek de diyecekler... 

İşte dedim size. İnsanlar gerçekten farklı farklı. Kiminin yüreğini yakıp geçen olağan üstü kimya olayları kimininkine zerre miskal uğramıyor bile. 

İnsanlığın en azından adalet, hukuk  v.s. gibi en basit temel haklarda tek paydada birleşemiyor oluşundun midem bulanıyor. Ve sahte eşitlik, özgürlük türkülerinden de... Ve merhamet vasfı taşımayan herkesi yine de "insan" olarak nitelendirmek zorunda olmaktan... 

Müslüman yanımı, kul yanımı bir kenara istifledim koydum da insan yanım dünya ülkelerinin bu denli hayvanlığa  nasıl sessiz kalabildiğini bir türlü anlamıyor. Anlamak istemiyor ya da. 

Ne kadar çok farklı insan(!) var. Aslında hepsi insan mı emin değilim de farklı farklı şeyler işte... 

Burda böyle bu yazıyı aptal aptal " Dilerim bu zulüm en kısa zamanda sona erer." diyerek sonlandırmak da kanıma dokunuyor. 

Dokunuyor... 

20 Haziran 2015 Cumartesi

Şehir(li) İnsan...




İnsanlar farklı farklı...
Algılar da buna mukabil binbir çeşit...Bazen de yaşanan yerleşkelerin ölçülerine göre ortaya çıkıyor bu değişiklik. 

Bu sabah uyandığımda elime aldığım dergide "Şehirde insana yer yok" başlıklı yazıyı okurken bunu düşündüm. Şehirde doğup büyüyen insanlar için değerli olan şeylerle kırsaldakilerinki arasında ne çok farklılıklar olduğunu anlatıyordu yazı. Gerçi şimdilerde kırsal insanları da değişim içinde. Üzücü bir biçimde modernleşme sevdasına kapılmış durumda. Ama yine de halen yaşatmakta oldukları bir takım insani değerler var neyseki.
Sonra ben tüm bunların neresindeyim diye düşünce kendimi bir yere oturtamadığımı fark ettim. Sanırım yine de kırsal kesim insanına daha yakın hissediyorum. Tabiat olayları beni halen derinden etkiliyor, insanları kırmaktan korkan korktuğu kadar da  kolay kırılan biri var içimde. Diğer yandan eve gelen bir misafir olursa mutfakta ne varsa mutlaka koymalı önüne öğretisi de hep içimde yıllardır.Bazen de şehir insanı gibi  fazlaca soğuk ve dokunulmaz kılıyorum kendimi ki bu da bana ait yadsıyamadığım bir parçam. Bilmiyorum, belki ben de arafta bir yerlerdeyim... 

Bazen bir taraf seçip onu kanıksamalı diye düşünüyorum. Ama sonra duruma bakıyorum. Böyle ne kadar mutluyum baksana diyorum. Ufak şeylerle mutlu olup hayata anlam katacak kadar bir kırsal insanı ve diğer yanda sinema edebiyat dünyasında kaybolup kendi izole kulesine kapanacak kadar bir şehir insanı. Ruhum bu dengeye alıştı. Böyle iyi. Toplumdan ve genel geçer kabullerden bana ne. Olması gerekenler pek umrumda değil aslında. Olduğunda güzel olacaklara meyilliyim ben hep.  

Siz nerdesiniz peki ?  


8 Haziran 2015 Pazartesi

Sus

Bu akşam kafam "susmak" fiiline takıldı. Ya da "susmak" eylemsizliğine mi demeliyim ?

Her neyse işte...

Son günlerde susmam gereken şeylerin çok fazla üst üste geldiğini fark edince ufak hayali bir dağcıkla karşı karşıya kaldığımı gördüm. Hepsinde de sustum mu peki ? Tabiki hayır !
Beşerim çünkü ben...

Ne ola ki onlar Bilge?  derseniz... Neler yok ki :)

*Olası bir yaftalamaya karşın seçim sonuçları konusunda susmak zorundasın.(An itibariyle en zoru bu)

*Çevrene  çerçevelenmiş müptezel insanların eğlenceli latifelerine(!) karşın susmak zorundasın. (Bunda susamadım zati)

*Olur olmaz açılardan gelen olur olmaz meraklı sorulara karşın susmak zorundasın.(Külliyen susuyorum bunlara, çok da zevkli oluyor)

*Aylar önce vefasızca bırakıp gidenler aylar sonra hiç bir şey olmamış gibi gelip kapınızı çaldığında ve hatta hiç bir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam edip gitmek istediğinde susmak zorundasın.(Konuşursan fena olur çünkü)

*Kalbini tam da parça pinçik etmiş birinin dedikodusu yanında yapılmaya başladığında susmak zorundasın. ( Of o ne acı ! Ama o da Allahın emri olduğundan baş göz üstüne...)

*Gitmek istemediğin bir davete katılman gerektiğinde, için "Yavv ben gelmiyorum be !" diye bağırmak isterken susmak zorundasın.( Kuzu kuzu giyinmeye başlıyorsun ya o aşama berbat)

Haklıyken sus haksızken sus... 
Aslında sessiz gibi görünen ama gürültülü bir eylemsizlik.

Peki ama ne zaman sessizce konuşmaya başlıcaz biz ?




23 Mayıs 2015 Cumartesi

Wild / Yaban


Şimdi size bu filmi neden izlemeniz gerektiğini açıklayacağım...

Hangimizin aklından geçmez zora gelince valizi doldurup çıkıp gitmek, yola düşmek, uzaklara çok uzaklara doğru yürümek ?

Öylece yola koyulmak... 

Bir karavan alıp, tası tarağı doldurup içine, keşif hayali peşine düşmek ya da ? Hangimizin içinde akıp duran bir nehir değildir ki bu ? 

Her şeyi geride bırakıp gitmek... 

Evi düzenleyip borcu harcı ödeyip geri dönmemecesine çekip gitmek, kafamızın içindeki beyaz perdede her zamanki pembe köşesinde durup duran bir plandır öyle. Belki hiç gerçekleşmez ama vardır, biliriz, elimizin altındadır o. 

İşte bu çılgınca ve fütursuzca kaçıştan önce bu filmi izlemeli her insan. 
Gitmenin aslında kaçmak olmadığını, kalabalıktan yalnızlığa bir akış olmadığını, tam tersine daha da kalabalık bir dehlize düşebileceğinizi bu filmle anlıyorsunuz... 

Aptal sarışın rollerine alışık olduğumuz Reese Witherspoon zorlu bir performans gösterdiği bu filmde aktristliğini konuşturmuş bana göre. Ve 2014 yapımı "wild" 2 kez oscar'a aday gösterilip 7 farklı dalda ödül alarak bu başarıyı perçinlemiş. 

İzleyin, hak vereceksiniz....



Filmin içinde tanıştığım bu şarkıyı da sık dinlediklerim arasına ekledim. 
Güne başlarken dinlemeniz tavsiyedir ;)



Ee ahali ? 

Yeni bi haftaya hazır mıyız ? 

Ben her zamankinden daha fazla.... 

17 Mayıs 2015 Pazar

Güzel

Güzel olan bir kaç şeyi yazıp kaçıyorum şimdi...

Abla  güzel şey,

Sağlık güzel,

Sevgi güzel,

Güven duymak çok çok güzel

Kendinle ilgili düşünemediğin  ihtiyaçlarının sevdiğin tarafından düşünülmesi güzel,

Allah'ın dostluğu ihtimalini düşünmek güzel,

Günahlarına rağmen affedilme fikri güzel,

Yol tenha olduğunda otobanda hız yapmak güzel,

Radyoda sevdiğin şarkının çıkıvermesi ve avaz avaz dinlemek güzel,

Kitaplar... ?  Ya sizce ?

Bir romanın kahramanıyla kafenin birinde oturup kahve içme hayali güzel,

Yaz güzel

Doğal sıkılmış portakal suyu güzel,

Konuşurken O'nun gözlerinin içine bakıp doya doya gülümsemek güzel,

Anlaşılmak güzel, anladığını fark ettirip rahatlatmak güzel,

Ruh eşi meselesi güzel...

Kafanın içinde koca bir evrenle dolaşıp durmak güzel.

Hayatta o kadar çok güzel şey var ki...

Hayat... Güzel...

Elhamdülillah...




16 Nisan 2015 Perşembe

Niye blog yazıyosun sen ?


Blog yazmak gibisi yok...
Gerçekten...

Bakın mesela ben bloğum eskimesin diye nasıl itinalı kullanıyorum onu. Seyrek yazsam da yüzde yüz katışıksız olsun,yazdıklarım tam anlamıyla benden olsun diye uğraşıyorum. 
Bunlar hep blogger şeysi. 

Neyse aslında en sonki yazdığımdan bu yana bir sürü kitap okudum, gezip gözdüğüm yerler de oldu filan ama bu yazımda sadece "neden blog yazmak gerektiğine" değinmek istiyorum. Bilgilendirici eğitici paylaşımlarımı sonraya bırakabilirim sanırım.

Maddeler halinde sıralamak gerekirse şu sorunun cevabı olarak aşağıdakileri sıralayabilirim : 

- Bilge niye blog yazıyosun sen ?

* Günlük hayatta söyleyemediğin şeyleri küt diye bam diye güm diye yazabileceğin bir mecradır blog.

* Yaşadığın coğrafyada anlattıklarını bile anlayamayan elemanlardan illallah ettiğin noktada, aynı frekansta olduğun başka bünyelerle güzel güzel kuzu kuzu paylaşımlar yapmaktır.

*Tamamen senin yazıp yönettiğin bir gazete sayfası gibi egonu okşayıcı tarafı da yabana atılamaz.

*Mesela bir blogda çok basit bir peynirli makarnayı İtalyan mutfağına dair ne haltlar yapıyorum bakınız diyerekten servis edebilirsiniz, kimsecikler de karışamaz, blog sizin. 

*Dünyanın en berbat müziğini sırf o akşam siz o havadasınız diye paylaşırsınız ve mutlu olursunuz. Üstelik facedeki gibi beğeni kasıntısı da yaşamazsınız. Çünkü blog burası blog, sizin mekan yani. Çaktınız ? :)

*Sizi tanımak isteyen biri olduğunda açıp bloğunuzu  okuyabileceğini söylersiniz. Ki en katışıksız halinizle tanımış olsun sizi,Siz de hile hurda karışmadan ifade etmiş olun kendinizi. 

*Bloğunuzu okuyan bazı arkadaşlarınızın "Kızım çok güzel yazıyon yea" diyerekten yaptıkları övgüleri bir kenara bırakıyorum usulca.

Tabi bunun yanısıra bloğunu dükkan gibi kullanıp satışlar yapan ya da gezi rehberi olarak kullanan veyahut da mutfak el kitabı olaraktan bizlerin imdadına yetişen blogger arkadaşlarım da var. Hepsi güzel bana göre. Hepsini de engin gönülle yaptıkları her paylaşımdan ötürü tebrik ediyorum açıkçası. 

Facebook, instagram, twitter...vesaire vesaire... Ben bloğa yazmanın lezzetini bulamıyorum bu mekanlarda. Blogda bir nostaljik koku var ve hiçbiri sağlamıyor bunu nedense. 

Sonuç itibariyle, uzun esler versem de,  kayboluversem, hiç gelmeyecekmiş gibi gitsem de, döner dolaşır gelir yazarım bloğuma. 

Çünkü blog yazmak gibisi yok. Gerçekten... 

Peki bu yazının şarkısı ne ola ki ? 

Hayatımın özeti üç kelimeyi barındıran şarkı tabi. Blog yazılarımın notalı hali kısaca. (Bunu yaptığı için Eddie Vedder'a ayrıca teşekkürler.)
Hani biri bana "Bilge hadi hemen şimdi çok ciddi bir laf et" dediğinde sağ profilden havalı bir bakış atıp da söyleyeceğim üç kelimenin şarkısı... 

"Eat, pray, love...Gerisini de çok umursama..."  

Selametle dostlar :) 





28 Mart 2015 Cumartesi

Oscar'ın 2015 pastası

 Son zamanlarda bloğumda yaptığım sinema paylaşımlarımın kıran girmişcesine seyrekleşmesine gösterebileceğim tek bahane:  bu konuda aşırı bir seçiciliğin gelip üzerime yapışmış olmasıdır.  Çünkü "vakit" gitgide daha da kıymetli bir şey haline geldi günümüzde malum. Eskiden oturup sinemalar.com dan rastgele seçerek film izlediğim zamanları gülerek anımsıyorum şimdilerde. Şimdi öyle mi ya ? Yaklaşık 1 buçuk 2 saatimi vereceğim filmin mutlaka beni tam manasıyla cezbeden bir hikayesi ya da ilgimi çeken bir aktör listesi olmalı. Bitiş yazısı akmaya başladığında ruhumda zangır zangır sallanan bir şeylerin olmayacağını hissettiğim yapımlara da pek şans vermiyorum açıkçası. 

Neyse Hıncal Uluç gibi kasmaya son verip filmlere geçmek gerekirse eğer, son günlerdeki izlediklerim 2015 Oscar pastasından birer dilim almış olan aşağıdaki yapımlardı... 

 "Stıll Alıce" Klasik bir biyografi filmiydi ama Jullıanne bu filmle en başarılı kadın oyuncu ödülünü kaptı Oscar'da. Alzheimer hastalığına yakalanan ünlü bir dilbilimci profesörün gerçek yaşam öyküsünden esinlenerek çekilen bu filmi hafta sonu kafa dinlemek istediğiniz bir vakitte izleyebilirsiniz. Ve böylece hayat, kariyer, ilişkiler ve aile gibi kavramları yeniden sorgulama imkanı bulabilirsiniz.
 "The Grand Budapest Hotel" 2015 Oscar'larında en iyi kostüm tasarım ödülünü alan bu filmi ben beğenmedim arkadaşlar çok net. Hikaye ve senaryo işe yaramaz ama filmin sanat yönetmenliğini beğendim diyebilirim. Oscar'ın jüri üyeleriyle hem fikiriz bu konuda :) Ha bi de filmin ödül alan şarkısını da telefonuma indirdim ve sık sık dinlemekteyim. Bu yayının sonunda o şarkıya da yer verilecektir bilginize :)  Tabi tüm bunlar yine de 2 saatinizi heba etmenize değmez, izlemeyin bu filmi.
"The theory of everythıng" Ünlü ateyiz fizikçi Hawkins amcanın gerçek yaşam öyküsünün işlendiği filmde;  genç yaşta beyni dışında tüm uzuvlarının işlevini yitirmesiyle karşı karşıya kalan bir fizikçinin her şeye rağmen çalışmalarına devam etmesi ve bu süreçteki özel hayatı anlatılıyor. Bu filmi izlerken Hawkins'in karısını yakından tanıyıp  böyle mübarek bi hatun olabildiği için kendisine hayır dualar ederken buluyorsunuz kendinizi.

Neyse işte her şey böyle :)

 Herkeslerle bir sonraki yayında görüşüp buluşmak üzere :)

Ve bu da söz verdiğim film müzüüğü işte ;)