
Değerli blogcanlarım ,
bu haftaki gazete için yazdığım yazıyı aynı zamanda size de pas edip bir taşla bi düzine kuş vurma politikasını icra ediyorum :)
Yarın itibariyle çıkacak olan bu yazımı siz daha önce okumuş olacaksınız bu arada...Çok programlı bulaşık makinası almış kadar mutlu oldunuz değil mi ? Mersi mersi canlarım benim :))
Daha önce burda şahsıma hediye edilişini ifşa ettiğim Od'u anlattım bu hafta...Aysberg'in görünen kısmı misalince anlatabildim sadece, yoksa bu kitap bir deniz derya efendim aklınızda olsun :)
E o zaman buyrunuz okumaya ...
Bu hafta size bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Prof. Dr. İskender Pala ‘nın son çıkan kitabı “Od” dan…Daha dün akşam bitirdim ve içimde bıraktığı hisler henüz tazeliğini yitirmemişken sizlerle de paylaşmak istedim.
“Od” Göktürklerden kalma “ateş , yakan” anlamında kullanılan bir kelime. Ve bu kitabın konusu Yunus Emre nin aşk dolu arayışı olunca ,sanırım bu isim en uygun görüleni olmuş esere.
Yunus ‘un yaşam hikayesini okurken, biz de her satırda O’nunla birlikte yanıyoruz zira adım adım…İlahi aşkını hayatına güneş tayin edip tüm ruhunun bu yüksek enerji altında eriyip yok olması esnasında O’nunla birlikte eriyip yok oluyoruz biz de.Ve sevgili hayat arkadaşı Sitare’sinden ayrı düştüğü yıllarda O’nu yıldız ilan edip güneşinin içine saklayışında çektiği hasret acısı direk geçiyor ruhlarımıza, içimiz kavruluyor her satırda bizim de…
Tapduk Sultan’ın kapısında odun taşırken sırtında çıkan yaralar, satırlardan çıkıp tenimize sirayet ediyor sanki. İsyan edecek oluyoruz kendi yaralarımıza da biraz aslında.Lakin Sultan’ınının ‘Bizim Yunus mu ? ‘ sorusunu duymak için ayağının altına yatıp yürek çarpıntısıyla beklediğini müşahade ediyoruz sonra.Aşkı hatırlayıveriyoruz. Acı çektiren , yakan, pişiren,kimya değiştiren aşkı…
Mevla aşkına vakıf olmanın dayanılmaz coşkusunu; Yunus, Tapduk Sultanı tarafından kabul görünce hissediyoruz yüreğimizde.Ve Yunus O’nun kapısında çektiği “Ben bilmem”zikriyle herşeyi unutup bilmezliği kuşandığını anlatırken ,üstümüze başımıza bulaşan bilmişlikler sıkıyor canımızı.Silkeleyip hafifleme refleksine kapılıyoruz.
Ya o sofra hikayesi…Kaç tane sofranın verebileceği bir lezzettir ki o sofra hikayesiyle vicdanımızda teselli tomurcukları hasıl ediyor.İrşad için gittiği Tabduk Sultan’ın kapısından boşa vakit harcadığı evhamıyla terki diyar ettiğinde yaşanan sofra hikayesi hani :
Civar yörede bulduğu dervişler arasına girip bi kaç gün konaklama düşüncesiyle yerleşiyor. Yemek vakti geldiğinde dervişler semaya açıp ellerini dualarını edince gökten dizi dizi sofralar önlerine konuveriyor. Buna şaşıran Yunus “ ne dediniz nasıl dua ettiniz ki bu ikram size ihsan ediliyor ?” diye sorunca; dervişlerden “biz filan yerdeki Tabduk Sultan’ın kapısında odunculuk yapan Yunus yüzü suyu hürmetine isteriz,Rabbimiz de hep verir.” cevabını alıyor.İrşadında yol alamadığı zannıyla terkettiği kapıya ağlaya ağlaya geri dönüyor…
Ve kitabın aslından birkaç alıntı :
“İnsan ruhunu bir su gibi düşünüyordum.Bazıları suyun akışkan halini , bazıları da durağan halini tercih eder.Her ikisinde de yarar olduğunu inkar etmiyorum elbette………… Benim ruhum, bir ırmak gibiydi ,akmak,çırpınmak,devinmek,koşmak istiyordu.”
“Sitare’ye çeyiz olarak verebilecek hiçbir şeyim yoktu ama Ona gönlümden bir ev yaptım.Bütün duvarlarında onun nakışları olan,bütün pencerelerinden ona bakılan bütün kapılarından ona varılan bir ev.İçinde çörekotundan güneşe kadar her şeyin o olduğu bir ev.”
“Hacı Bektaş Hazretleri kapısına gelen herkese yolunu özetliyor,”Eline,diline,beline” diyordu.Bu kelimelerin ilk harflerini kullanarak ‘edep’ diyordu.”
“Her ne ki arıyorsun; aradığın ancak sensin…İyinin de kötünün de fidanı senin içinde büyür…Her meyvenin içi kabuğundan yeğdir.Sen göremiyorsun diye bu alem yok değildir.Alemin varlığını ancak kul olarak anlayabilirsin…”
“-Erenler meydanında mürşidine teslim olup rızada bulundun mu ?
-Beli,bulunmuşum!...
-Gayrı haram yeme!
-Yemem!
-Yalan deme!
-Demem!
-Zina etme,kin gütme!
-Peki…
-Elinle koymadığını alma,gözünle görmediğini söyleme!
-Olur…
-Işık ister misin,nur ister misin ?
-İsterim!
-O halde döktüğün varsa doldur,ağlattığın varsa güldür!Yıktığın varsa yap,gayrı hidayet versinÇalap.Artık eyvallah de!...”
“Yanlış olan,zor olan,hüsrana götüren kulun hata yapması değil,hatada ısrar etmesidir.Allah’ın bir değil bin tövbe kapısı vardır.Senin de amel defterini dürdükleri bir günün geleceğini sakın unutma.Azrail canını alır,zaman şanını unutturur,kara toprağa tenini karacakları gün olur.Var işini doğru yap,bu dergahta adını güzellikle andır.Özünü tevhide uydur,yüzünü Mevla ya döndür.Kimseye razını açma,iven davranma,özünü tevhide tapşır,bedenini dergaha bağışla.”
Tadımlık bölümlerdi bunlar efendim.İhmal etmeyiniz,en kısa zamanda temin edip,şifa verici bir doyum için satırlara dalınız…Ki özümüze döndüren , bize bizi anlatan bu işler artsın,böyle kalemler yazmaya devam etsin.Sevgili İskender Pala ya saygılarımızla bu güzel eser için teşekkür ediyoruz...
An itibariyle içimizi yakan Od’umuz her ne ise,bize ilahi aşkı işaret eden bir vesiledir sadece.Bilmek,anlamak,yönelmek dileğiyle…
İyi haftalar olsun sevgili dostlar…
İyi haftalar olsun dostlarımm !!
Seviyorum sizi ben !! Hatta alınız bakalım <3 :))